“Hazret-i Resul aleyhisselam zamanına yakın, Bayat boyundan, Korkut Ata derler bir er çıktı. Oğuzun tamam bilicisiydi… Korkut Ata, Oğuz kavminin müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmayınca işlemezlerdi. Her ne kim buyursa, kabul ederlerdi.”
İstişare kültürü hem Türk geleneğinde, hem de İslam inancında mühim yere sahiptir. İmam Ebu Yusuf' hazretlerinin yüzüğünde, men amile bire’yihi nedime, yazılıydı. Bu söz, ehline danışmadan, kendi görüşüyle hareket eden pişman olur, demektir. Tarihte iz bırakmış büyük devlet adamlarının akıllı, zeki, bilgili ve liyakatli müşavirleri, danışmanları vardı. Bu gün de yetkili makamlar müşavir istihdam etmektedirler. Ancak, istişare kadar, danışılacak kişi de önemlidir Çünkü “Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.” Yani fikirlerin çarpışmasından, hakikat ışıkları ortaya çıkar. Bu söz kimlerle istişare etmek gerektiğini de çok güzel ifade eder. “Fikirler yerine kabaklar çarpışırsa, ortaya çekirdekler çıkacaktır.”
Yılarca süren savaşlardan yorulan Göktürk hakanı Bilge Kağan, Çinliler gibi Budizm dinini kabul ederek Türkleri yerleşik hayata geçirmeyi ve kuracağı şehirlerin etrafını surlarla çevirmeyi düşünüyordu. Bu fikrini Vezir Bilge Tonyukuk’la istişare eder. Tonyukuk, Türklerin sayıca Çinlilerden çok az olduğunu, göçebe yaşam tarzını terk edip yerleşik hayata geçmeleri halinde kolayca kuşatılıp yok edileceklerini söyleyerek Bilge Kağanı bu kararından vaz geçirir. Aynı zamanda Bilge Kağan’ın Taoizm ve Budizm dinlerine karşı ılımlı tavrına ve bu din mensupları için mabet yaptırma isteğine de karşı çıkar. Yerleşik hayata geçmenin ve Budizm dinine katılmanın Türkleri zayıflatacağını ve asimilasyona neden olacağını ifade eder. Bu görüşleri yerinde bulan Bilge Kağan, bu fikrinden vaz geçerek belki de Türk milletini ebediyen yok olmaktan kurtarmıştır.
Yavuz Sultan Selim Han, İran Seferi’ne çıkarken İstanbul’da Divan’ı toplayıp seferle ilgili istişare, müzakere yapar. Nihayet divandan sefer kararı çıkar. Ordu Üsküdar’dan hareket edip tam dört ay dört günde Çaldıran Ovasına gelir. Çaldıran Ovası’nda otağını kuran padişah hemen divanı toplar. Meşveret edilir. Soru şudur; aylardır bütün ağırlıklarıyla yollarda ve yorgun olan ordu birkaç gün dinlenip savaşa öyle mi devam etmeli, yoksa vakit kaybetmeden hemen savaşa mı geçmelidir? Divanda rey, yani görüş belirtebilmenin şartı paşa rütbesine sahip olmaktır. Paşa rütbesi altında yer alan görevliler padişah divanında söz alamaz, görüş belirtemezdi. Paşa ve vezirler ordunun dört aydır yollarda olduğunu, bu nedenle çok yorgun olduğunu, bu durumda bir taarruzun münasip olmadığını, ordunun bir iki gün dinlendikten sonra taarruz etmesi gerektiğini ifade ederler. Ancak cihan padişahı görüşlerden ve alınmak üzere olan karardan memnun değildir. Öyle ki sıkıntısı yüzüne vurur. O sırada divanda bulunan fakat rey sahibi olmayan Rumeli defterdarı Piri Mehmet Efendi padişahın sıkıntılı halinden cesaret alarak, teamüllere aykırı olarak, söz ister. Sıkıntılı haldeki Padişah da, devlet protokolünde yer almamasına rağmen Piri Mehmet Efendiye söz verir. Piri Mehmet Efendi söze şöyle başlar: Sultanım, vezirlerimizin ve paşalarımızın da buyurdukları üzere orduyu hümayunumuz dört aydır yollardadır. Yorgundur. Lakin dört aylık yorgunluğun bir iki günde geçmeyeceği de malumdur. Hem bizim ordumuzda Rumeli askeri içerisinde Şah’ın nice de casus vardır. Bunlar ordunun bilgisini karşı tarafa haber verebilir. Ve ordu istirahat halinde iken baskına uğrayabilir. Bu sebeple vakit kaybetmeden derhal taarruz etmelidir.” Bu sözler üzerine rahatlayan Yavuz Sultan Selim Han, tarihe geçen: “İşte rey sahibi bir kimse, o da rey sahibi değil.” Sözünü söyleyerek istişare edilecek kişinin bilgi ve fikir sahibi olmasının önemini dile getirir.
İstişare edilecek kişinin konuyla ilgili fikir sahibi olması, fikir sahibi olmak için de alanında bilgi sahibi olması gerekir. Her şeyden önemlisi de müşavirin güvenilir, ahlaklı, faziletli insan olması gerekir. Çünkü bilgi ve tecrübesini kendi şahsi çıkarları için kullanan, karşısındakini yanıltan, özel sırları ya da devlet sırlarını başkalarıyla paylaşan/satan nadanlar ya da hainler de az değildir.
