Öğretmen camiası olarak, tarifsiz bir acıyla son yolculuğuna uğurladığımız Fatma Nur öğretmenin ardından yaşadığımız en yoğun duygu, sahipsizliktir. Eğitimin bütün yükünü ve her türlü sorumluluğu taşıyan öğretmenlerin ve okul idarelerinin ne kendini, ne de öğrencisini korumak için neredeyse hiçbir yetki ve imkanları yoktur. Öğretmenlerimiz, bir öğrencisine ya da meslektaşına saldırı olduğunda, kendilerini siper etmekten başka çare bulamamaktadırlar. Halbuki sorumluluk, yetkiyi de gerektirir. Bugün evde anne babanın, sokakta polisin baş edemediği, suça sürüklenen çocuklar diyerek, insan aklıyla alay edilen ve okumak istemediği halde zorla sınıfta tutulan zorbaların zararlarını öğretmenler ve sınıflarında gelecek hayali kuran öğrenciler çekmektedir.
Öğrenci kelimesi, tabii olarak, çok masum bir kelimedir. Ancak, on beş, on dokuz yaş aralığında olup, öğrencilikle hiçbir ilgisi olmadığı halde, zorunlu eğitim ya da aile baskısı nedeniyle okula devam eden, cinsel saldırıdan tutun da, alkol, uyuşturucu, insan yaralama gibi her türlü suça bulaşmış gençlerin eğitim ortamlarını nasıl etkilediğine yönelik bir inceleme yapılıp ivedi bir şekilde çözüm üretmek zorundayız. Eğitim kurumlarında akran zorbalığı çokça dile getirilse de, zaman zaman basına yansıdığı halde, öğretmenlere yönelik öğrenci zorbalığı görmezden gelinmektedir. Acaba bakanlığımız, öğretmenlerin ders ortamlarında yaşadığı öğrenci zorbalığına yönelik bir araştırma ve buna yönelik herhangi bir çözüm düşünmüş müdür? Geldiğimiz noktada öğretmen, maalesef sınıfında güvende değildir. Bu konu yalnızca güvenlik meselesi olmamakla birlikte, güvenlik her şeyin başıdır. İki bin nüfuslu bir ilçede her türlü devlet teşkilatlarının olduğu ülkemizde, iki bin mevcutlu okulların imkan, görev ve yetkileriyle ilgili bir fikir yürüten, mukayese eden olmuş mudur? İki bin nüfuslu bir ilçede hem polis, hem de jandarma karakolu, bekçi, hatta zabıta bulunurken iki bin mevcutlu bir okulda bir güvenlik görevlisinin bile olmaması yetkililer için bir şey ifade etmiyor mu?
Cezasızlık algısı okullarda gençleri suç işlemeye cesaretlendirmekte, hatta teşvik etmektedir. Ne yapsa yanına kar kalacağını bilen bazı ergenler, bütün bastırılmış duygularını eğitim yuvalarında açığa vurmakta, resmen serkeşlik yapabilmektedirler. Okulun bahçesinde öğretmenin gözünün içine baka baka sigara içen on sekiz yaşındaki bir öğrencinin alacağı ceza, okul müdürü tarafından yazılı uyarma, tekrarı halinde kurul tarafından kınama, üçüncüsünde okuldan kısa süreli uzaklaştırmadır. Bunların gerçekte hiçbirinin ceza olmadığı öğrencinin malumudur. Öğrenciye, öğretmene ve eğitim ortamlarına zarar veren böyle bir sistem, gerçekten çok traji–komiktir.
Milli Eğitim Bakanlığı acil olarak mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarından başlayarak okullara en az bir güvenlik görevlisi, kuruma göre bu sayı iki ya da üç olabilir, görevlendirmekle işe koyulmalıdır. Eğitimin bütün yükünü taşıyan öğretmeni adeta dokunulmaz kılarak ve okulun yetkilerini artırmak suretiyle öğretmeni ve okulu güçlendirmek zorundadır. Hiçbir sorumluluğu olmayan öğrenci ve velilere görevleriyle ilgili sorumluluklar yüklemeli ve sorumsuzluklara yönelik ciddi yaptırımlar getirmelidir. Bugün bir öğrencinin okula kitap, defter ve kalem bile getirme sorumluluğu bulunmadığını söylesem eminim ki ayıplanır, kınanırım. Oysa ki bu acı durum gerçeğin ta kendisidir.
Bir okul, yetkili kurullarıyla ve hızlı karar alma mekanizmalarıyla arkadaşlarına, eğitim ortamlarına, öğretmenlerine ve çevreye zarar veren bir öğrenciyle ilgili caydırıcı cezalar verebilmeli, gerektiğinde okul değişikliği tasarrufunda bulunabilmeli, aynı ya da benzer fiillerin tekrarı halinde öğrencilikle bir ilgisi olamayan zorbaların, örgün eğitimin dışına çıkarılmaları sağlanmalıdır. Aksi halde herkes sosyal medyadan bir taziye yayımlayarak vicdanını rahatlatıp işine gücüne bakmaya devam edecektir.
