Ağzımızı her açtığımızda şikayet ettiğimiz, beğenmediğimiz, hatta kötülediğimiz, z kuşağı diyerek toptan yok saydığımız yeni nesil, bizim eserimiz beyler. Bu neslin mimarları da, ebeveynleri de, öğretmenleri de bizleriz. Eser de, hüner de, vebal de bizim.
Yirmi beş yıldır göreve gelen milli eğitim bakanları okul-derslik, donatım konusunda çok büyük hizmetlere imza attılar. Üniversitelerimiz yerleşke, bina, teknolojik donatım ve barınma yönüyle hayallerin bile ötesine ulaştı desek sanırım abartmış olmayız. İnsan, bu yatırım ve imkanlarla neler yapılmaz ki demekten kendini alamıyor. Fakat gerek milli ve ahlaki değerlere sahip insan profili olarak toplumun, gerekse mesleki planlama ve işgücüne katılım anlamında iş dünyasının beklentilerine uygun insan kalitesi için aynı şeyleri söyleyebilmemiz, maalesef, mümkün değil. Bugün üniversite mezunu gençlerimizin televizyonlarda güldürü konusu olması yüzümüzü kızartmaktadır. Acı ama yetiştirdiğimiz nesil, hayallerimizdeki insan tipinden çok uzakta kaldı. Rizeli hemşerimin tabiriyle, olmadı istediğim, oldu istemediğim.
İlköğretimden sonra eğitimin zorunlu olması, bizce bir kalite, yetersizlik ve güvensizlik sorunudur. Zira kalite sınır tanımaz, mecburiyet gerektirmez. Mevcut eğitim sisteminin öğrenciye kazandırabileceği hiçbir beceri yok düşüncesi, neredeyse seksen beş milyon insanın ortak kanaati haline gelmiş. Yükseköğretim dahil, Türk eğitim sisteminin öğrenci ve veli, hatta hoca nezdinde hiçbir inandırıcılığı bulunmuyor. Eğitimde kalite ve inandırıcılık olsa, insanlar eğitim yoluyla hayatlarını kazanabileceklerine inansa, eğitimin zorunlu olmasına zaten gerek kalmazdı. Ne demek zorunlu eğitim. İnsanlar bir yandan yüzbinlerce lira ödeyerek çocuklarını özel okullara, etüt merkezlerine, özel derslere gönderdikleri bir ortamda, zorunlu eğitim tabirinin, ne kadar anlamsız olduğunu düşünmek gerekir. Temel eğitimden sonra zorunlu eğitim, artık kendi kararlarını verebilecek yaşa gelmiş olan bireyleri, bir nevi, polis zoruyla okula götürmek demektir. Anne, baba ve devlet zoruyla istemediği halde okula gönderilen gençler kendileri okumadığı gibi, eğitim ortamlarını ve derslerin düzenini bozarak, okumak isteyen öğrencilerin de eğitim hakkını ellerinden almaktadırlar.
Bir ailede büyüyen, yıllarca devletin okullarında okuyan bir genci beğenmemek, eleştirmek, en hafif tabiriyle kendimizden kaçmak, ya da başımızı kuma gömmek olsa gerektir. El kadar masum bir bebeği on, on beş sene gibi bir zamanda hiçbir değer yargısı taşımayan bir insan haline getiren aile ve toplum yapımızı, en önemlisi de eğitim sistemimizi ne zaman sorgulayacağız. Bu anlamda bizleri heyecanlandıran Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’de ifadesini bulan “Köklerden Geleceğe” kavramının içi somut uygulamalarla doldurulmalıdır.
Yıllarca eleştirdiğimiz, hiç beğenmediğimiz eğitim sistemi bizi yetiştirmişti, kendimize de toz kondurmayız hani, biz de bu nesli yetiştirdik, kabul edelim. Halbuki, ne hayallerimiz vardı. Ülkülerimiz vardı, geleceğin fatihlerini yetiştirecek, çağ açıp çağ kapatacaktık. Yetiştireceğimiz mücahitlerle, alperenlerle, yeniden dünyaya nizam getirecektik. Keşke işlerimiz de hayallerimiz gibi güzel olabilseydi. Keşke kundaktan alıp büyüttüğümüz gençleri milli ve manevi değerlerimizle donatıp örnek insanlar olarak yetiştirebilseydik. Bugün onu bunu suçlayacağımıza, keşke eserimizle gurur duyabilseydik.
